Selin Aktan biyografisi

Fotoğrafım
istanbul, Turkey
Selin Melek Aktan, Cerrrahpaşa Tıp Fakültesindeki eğitimini tamamladıktan sonra İngiltere'de College Fashion Design bölümünü bitirdi. Belçikalı bir galeri sahibinin sergi teklifi ile profesyonel sanat hayatına başladı.Anadolu motif ve renklerinden esinlendiği ''orientalpopart koleksiyonuyla 2004 Zurih Art Show'un en avangard sanatçısı seçildi.Çalışmalarını Yunanistan Bulgaristan, Isviçre,Fransa, İtalya Polonya,Avusturya ,Danimarka, Mısır, LosAngeles,NewYork, Miami' de sergileyen Aktan'ın eserleri 2009da USA Museum of the Americas koleksiyonuna alındı. İtalya'daki İnsan Hakları sergisine davet edilen Aktan'ın''Savaşta Çocuk''eseri Caserta Müzesine alınırken,bu konudaki yazısı Amerika'daki surfax tarafından dünyayı besleyen en iyi makaleler arasına seçild.2007 de yayınladığı ''Aşk Selinde Uçuşan Melekler''şiir kitabı ÇYDD yararına satılan Selin,2010da eğitim projelerine destek vermek amacıyla söz ve müziği kendisine ait ''Rüzgarlara Fısıldadım ' 2012de ise ''Şaka gibi herşey''albümlerini çıkarttı.Aktan 2010 da Nişantaşı'nda Apeiron Artplus Galeriyi kurdu.

3 Ocak 2018 Çarşamba

Selin Melek Aktan 'la HAYATA Dair

Röportaj; NEZAHAT GÖÇMEN

Resim, heykel, tasarım, şairlik, bestekarlık, şarkı sözü yazarlığı, köşe yazıların, sanatçı kimliğin içinde bunlardan hangisi senin için en önde?
Sanat sınırsız bir şey ve çalıştığım alanların hepsi aslında benim kendimi ifade etme araçlarım. Ressamlığı biraz daha ciddiye alsam da,100 tane aynı tür resim yapmak bana göre bir şey değil. Monotonluğu da sevmediğim için arayışlarımın sonu yok. Belki bu yüzden farklı disiplinler arasında gezinmek bana iyi geliyor.
Önce tıp okudun sonra tasarım ve şimdi de çeşitli sanat kollarında faaliyet gösteriyorsun. Senin için hayallerinin peşinden giden kadın diyebilir miyiz?
Bence ben hayallerimin peşinden gitmedim, hayallerim beni takip etti ve hayatın bir yerinde gerçek dünyamın içine giriverdiler. Tıbbiyeye ailemin ısrarı ile girmiştim. O kadar sevmiyordum ki, belki de bir kaçış olarak 6 yıllık okul hayatım boyunca üç kere evlendim. Son derece sıkıntılı ve zorlu geçen bu süreçte bence ne iyi bir öğrenci olabildim, sanırım ne de iyi bir eş. Sonraları resim ve heykel çalışmalarımda anatomi bilgimin çok büyük faydasını gördüm. Esas arzum hep güzel sanatlara girmekti. Bu yüzden daha sonra Londra’da moda tasarım okudum. Biliyorsunuz profesyonel sanat hayatına atılmam tamamıyla evrenin bana tesadüflerle açtığı bir kapı.
Evet, ilginç bir hikayen var, biraz anlatabilir misin?

Oturduğumuz apartmanda Amerikalı bir kiracımız vardı, ülkesine dönerken eşyalarını bırakmak zorunda kaldı. Biz de mecburen daireyi mobilyalı kiraya vermeye karar verdik. Önünde terası olan küçük bir çatı katıydı ve çok maskülen bir dekorasyonu vardı. Ortamı biraz yumuşatmak için birkaç resim yapıp astım. Brezilyalı bir karı koca, yanlarında Belçikalı bir arkadaşlarıyla evi görmeye geldiler. Belçikalı beyefendi ‘’duvarlardaki tablolar kimin? ‘’diye sordu, ‘’benim’’ deyince bir kaç tane daha görmek istedi. Meğer dünya çapında bir koleksiyoner ve Belçika’da çok büyük bir sanat galerisi sahibiymiş. Onun sergi teklifi ile birden kendimi profesyonel sanat hayatının içinde buldum.
Oriental pop art koleksiyonun dünyada büyük bir başarı kazandı ve bazı parçaları Avrupa ve Amerika da müzelere alındı. Bize biraz bu süreçten bahsedebilir misin?
Londra’da sıra dışı olmanın yüreklendirildiği bir okulda okuduğum için çok şanslıydım ve her şeyin aynılaştığı globalleşen dünyada zamanla etnik özelliklerin yükselişe geçeceğini tahmin ediyordum. Yerel ve geleneksel olanı yeni bir üslupla modernize edip uluslararası arenaya taşımak istedim. Anadolu’nun yama işlerinin renk ve desenlerinden esinlenerek hazırladığım ‘’orientalpopart ‘’koleksiyonu, alışılmışın dışında olduğu için çok ilgi çekti ve bana Zurih Art Show’da en avangard sanatçı ödülünü getirdi. Daha sonra, Fransa, İtalya, Avusturya, Danimarka, Yunanistan gibi ülkelerde, Amerika’da ise Los Angeles, New York ve Miami’de sergilendi. Viyana ve Santa Barbara’da Salvador Dali’nin eserleriyle yan yana gelmesi hayatımda ayrı bir renk oldu. Uluslar arası piyasada ‘’doğunun gizemini batıya taşıyan özgün bir renk sanatçısı ''olarak tanınmamı sağlayan bu koleksiyon sayesinde, daha sonraki yıllarda başka türdeki işlerimi de 16 farklı ülkede sergileme imkanım oldu.
Yurt dışında yıllarca ülkemizi başarı ile temsil ettin, New York, Paris gibi sanatın en yüksek seviyede yer aldığı şehirlerde, Avrupa’nın Amerika’nın en iyi galerilerinde kişisel sergiler açtın, eserlerin müzelere alındı. Son yıllarda sanki yurt dışı çalışmalarına ara verdin gibi, neden?
Yurt dışında eserlerimi sergilerken, Türkiye ve Türklerle ilgili, siyaset de dahil olmak üzere pek çok soru ile karşılaşıyorum. Senelerce ülkem hakkındaki önyargıları kırmak en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri oldu. Ancak bugünlerde her şey o kadar karışık ki, sanırım bu motivasyonumu kırıyor. Kendi içimizde konuşsak da yurt dışında ülkemi çekiştirmek istemiyorum.
Hiç ülkeni terk etmeyi, başka bir yerde yaşamayı düşündün mü?
Hayır. Bıksak da, sıkılsak da, her gün problem üstüne problem de yaşasak, burası bizim ülkemiz. Sadece insanlarımızın kimsenin piyonu olmamasını, haksızlıklar karşısında birbirlerine düşmek yerine daha sıkı kenetlenmelerini, saygı sevgi içinde yaşamalarını istiyorum. Dünyada değişmeyen hiç bir şey yok, bugünlerde geçecektir. Yeter ki fazla zarar vermeden geçip gitsin.
Resimlerinde genelde hep mutluluk, şiirlerinde ve şarkılarında neşenin yanında kimi zaman gizli bir hüzün var. Hangisi daha çok sensin?
Bizler algıları diğerlerine göre daha açık ve duygu yoğunluğu fazla insanlarız. Eserlerimizde muhakkak ki yaşadığımız her şeyden parçalar vardır. Ama benim dünyamda asla vazgeçmek ve hüzünlerin içinde boğulup gitmek yoktur. Şiirlerim de de şarkılarımda da, kişiler sonunda mutlaka ayağa kalkıp umutla ileriye yürürler. Umut etmeyi bıraktığınız an, yaşamdan kopmuşsunuz demektir.
Dünyada hala masumiyetin var olduğuna olan inancımızı kaybetmememiz gerekiyor. Medya, her taraftan çirkinlikleri üzerimize bolca boca ediyor. Oysaki dünyanın bir yerlerinde güzel şeylerde oluyor. Ama onlardan bahseden yok. Güzellikleri göz ardı ettikçe yaşam enerjimiz yok oluyor. Ben iyiliğin gücüne inanıyorum. Çirkinin çirkinliğini açığa çıkarmak için, karşısına iyiliği, güzelliği koymalıyız ki insanlar aradaki farkı görüp yaşam enerjileri kaybetmesinler.
Belki bu yüzden karamsar resimler yapmayı sevmiyorum. Herkesin bir misyonu var. Bazıları protest bir yapıyla gördükleri çarpıklıkları ortaya koyarak insanların farkındalığını arttırmak isteyebilir. Ama ben üretimlerimin, evrende var olan negatif enerjiyi pozitife dönüştürmesini arzu ediyorum.. Büyümek zor bir iş, resimlerim benim hiç vazgeçmek istemediğim çocukluğum. Bir sanat eleştirmeni benim resimlerim için üç zamanlı resimler demişti. Soyut koleksiyonum ve heykellerim geleceğin dünyası ile bugün arasında gidip geliyor.
Sanatçı olarak seni en çok besleyen şeyler desem?
Farklı ülkelere seyahat etmenin, yeni kültürlerle tanışmanın beni en çok besleyen unsur olduğunu söyleyebilirim.
Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika gibi bizden çok farklı kültürlere sahip ülkelerden her zaman yeni fikirlerle dönüyorum.
Bazen izlediğim bir film, okuduğum bir roman, hatta bir dükkanda gördüğüm bir kumaş parçası bile bana ilham verebiliyor.
Doğayla bütünleşmenin insan ruhunu arındırdığına ve yaratıcılığı beslediğine inanıyorum. Son müzik albümümdeki üç parçamı sabahın 6.30 unda gün ağarırken etrafta an be an değişen renklere bakarak Maçka parkında yürürken yapmıştım.
Seni en çok etkileyen ülkeler?
Dünyayı ve değişik kültürleri keşfetmenin sonu yok. Ama benim ilgimi Avrupa’dan, Amerika’dan daha çok, eski kadim uygarlıkların yaşandığı Mısır, Hindistan, Meksika, gibi ülkeler çekiyor. Denizin doğanın güzel olduğu tropikal bölgeler ruhumu ve bedenimi besliyor. Her ülkede muhakkak ilginizi çekecek güzel bir şeyler vardır.
Hollywood filmlerinde Amerikalıların gözünden izlediğimiz Vietnam savaşını, Vietnam’a gittiğinizde bambaşka bir perspektiften görüyor ve Amerika ile Rusya arasındaki güç çekişmesinin ve küresel oyunların bu ve bunun gibi ülkelere yaptıklarından nefret ediyorsunuz. Güney Amerika’daki yeraltı kaynakları kuzey Amerika kadar zengin ama insanlar fakir, çünkü hepsi kötü devlet yetkilileri tarafından başka ülkelere satılmış. Rusların sahip oldukları sanat koleksiyonuna bayılmıştım. Hindistan’da onca yoksulluk içinde insanların güler yüzlülüğü ve renkler insanı büyülüyor. Afrika’nın da yeri ayrıdır beni için.
Gözlerinin içi gülen renkli bir sanatçısın, seni ne ağlatır?
Savaşlar, insanların vahşeti, kendini koruyamayan çocuklara, hayvanlara yapılan eziyetler. Vicdana, ilahi adalete ve karmaya çok inanırım, bu yüzden bana yapılan haksızlıklara tahammül etme gücüm var, ama toplumsal vahşet ve insanların birbirilerine olan saygısızlığı, sevgisizliği içimi acıtıyor. Birde son yıllarda birçok sevdiğimi ani ölümlerle kaybettim. Ebediyen yok oluşlar, özlemler herkes gibi beni de üzüyor. Bunun haricinde genel olarak mutlu ve hayatla barışık bir insanım.
Atatürk hakkında pek çok yazı yazdın, senin için ne ifade ediyor?
Çok az lider hem iyi bir asker, hem iyi bir politikacı, hem de iyi bir devlet adamı ve ekonomist olabilir. Atatürk bunların hepsini olabilmiş büyük bir vizyoner. Bizler cumhuriyet çocuğu olarak doğduk. En büyük gaflet içine doğduğunuz şartları olağan kabul edip, kazanımlarımızın büyüklüğünün farkına varamamak. Ben, dünyayı dolaşırken bazı ülkelerle aramızdaki farkı gördükçe, sevmenin de ötesinde her geçen gün ona daha çok hayran oldum.
Yoktan bir ülke var edilirken, hızlı bir devrimleşme sürecinde radikal kararlar almak zorundasınız. Bunun bazı sancıları olmuş olabilir, ama ben Atatürk’ün her zaman Türklere verilmiş en büyük armağan olduğunu düşünüyorum.
Yıllar önce ‘’Art Bag ‘’diye bir koleksiyon çıkardın ve neredeyse tüm dünya markalarında bir akım başlattın. Bize biraz bundan bahsedebilir misin?
2010yılında, her bir çantanın üzerinde bana ait elle yapılmış bir resmin olduğu, ARTBAG(sanatsal çantalar)isimli bir koleksiyon hazırlamıştım. Amaç sanatı günlük hayatımızın içinde de kullanılabilir objelere uygulamaktı. Hanımların çanta merakı malum, ressamlıkla tasarımcı kimliğimin birleştiği çok zevk alarak yarattığım bir koleksiyondu. Sergilendikten sonra bir kısmı İngiltere’de bir iki butikte ve Harrods’ta satıldı. Birkaç yıl sonra Louis Vuitton, Gucci, Prada gibi birçok marka aynı şekilde çantalarda bu tip resimlerin baskılarını yapmaya başladılar. Zaten zamanın önünde gidip trendler yaratmak, yeniliklere ön ayak olmak benim gibi bazı sanatçıların olmazsa olmazıdır.
Senin için renklerin prensesi diyorlar, bu konuda neler söylemek istersin?
Renkler benim olmazsa olmazım. Açıkçası renksiz bir dünya düşünemiyorum. Canlı renklerin insana verdiği bir enerji var. Günlük hayatta bile çoğu kez o günkü ruh halimizin taşıdığı enerjiye göre giyiniyoruz, bazen de eksik olanı karşılamak için. Dekorasyonda da aynı şey geçerli.
Bu yüzden keyifsiz olduğum günler elim otomatik olarak siyaha gitse bile, bana enerji verecek bir renk seçip giymeye çalışıyorum.
Geçmiş senelerde annemin hasta yolduğu ailece çok üzgün olduğumuz bir süreç geçirmiştik, sonradan fark ettim ki o aralar çoğunlukla siyah giymişim.
Beyaz ise bana sükûneti ifade ediyor. Belki de bu yüzden karı çok severim. Doğaya baktığımızda aslında denizlerin dibinden dağların tepesine kadar her yerde renk var. Anadolu’ya, köylere bakın, basmaları yazmaları hep allı güllü renkli. Çünkü çiçeklere, kuşlara, kelebeklere, kısacası doğaya yakın yaşıyorlar.
Şehir hayatının hızlı temposu ve betonların grisi insanları doğadan uzaklaştırdığı gibi renklerini de soldurmuş. Renklerimiz mi önce grileşti yoksa hayatlarımız mı diye sorsak sanırım burada tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan hali söz konusu.







Sosyal sorumluluk projelerinden bahsedelim mi?
2006 yılında İtalya’ya bir insan hakları sergisi için davet edilmiştim. Orada eserimi anlatmak için yazdığım makale daha sonra Amerika’da dünyayı besleyen en iyi makaleler arasında seçildi. Çocukların saf bir enerji olduğu ve bunca eğitime teknolojiye onların bu saf enerjilerini yok etmek için sahip olmadığımızı anlatıyordu.
Amacım yaptığım tüm çalışmaların topluma pozitif bir yansıması olması.2007 yılında çıkarmış olduğum ‘’Aşk Selinde Uçuşan Melekler isimli kitabım ÇYDD yararına satılıyor. ’’Rüzgarlara Fısıldadım ve Şaka Gibi Her şey müzik albümlerimin geliri de farklı eğitim projelerine aktarılıyor. Çevre koruma konusunu çok önemsiyorum. Aktif bir Greenpeace üyesiyim. Şu sıralar mülteci kamplarındaki çocuklarla ilgili bir proje üzerinde çalışıyorum.
Sevgili Selin, teşekkür ediyorum.
Kalbinden yansıttığın renklerle, evrende nice güzelliklere…
Bu röportaj 27 aralık 2017 tarihinde Önce Vatan gazetesi,Flah Haber,BursaArena ve Damga gazetelerinde yayınlanmıştır.

2 Ocak 2016 Cumartesi

ŞEHRAZAT'IN DÜŞLERİ SELİN MELEK AKTAN KİŞİSEL resim heykel sergisi 6OCAK-13 ŞUBAT 2016 ANKARA KENT SANAT GALERİ 'DE

ŞEHRAZAT’IN DÜŞLERİ
SELİN MELEK  AKTAN kişisel resim heykel sergisi
Kent Sanat Galeri 6Ocak-13 Şubat 2016



Batı tarihinin  belli başlı olaylarından biri Doğunun keşfedilmesidir.
Karısı tarafından aldatıldığı için daha sonra beraber olduğu her kadını öldüren Şehriyar,birgün vezirinin kızı ile evlenir. O da muhtemelen hükümdarla geçirdiği gecenin sonunda öldürülecektir.
Oysaki Şehrazad, hükümdara her gece anlattığı masallarla onu kendisine aşık eder. Binbir gece masalları’’ adı gibi geceler boyunca sürer ve Şehrazad bu sayede hem ölmekten kurtulur hem de kralla birlikte  bir ömür boyu mutlu yaşarlar.

Binbir gece masallarında neler yoktur ki? Sabır ağacından yapılma görkemli kapılar, gökyakut taşlarla süslü taslardan su içen altın kanatlı kelebekler, defineler, sihirli yüzükler, kahinler, hayvan başlı prensesler, cadılar, renkli balıklara dönüşen insanlar.,gizemli zümrütü anka kuşları...
Büyülü bir deniz gibi sonsuzluğa uzanan Binbir Gece Masallarında iyiler de vardır, kötüler de.
Batı Doğu’yu ilk önce bu masallarla tanımış, ondaki gizeme aşık olmuştur.

Selin Melek Aktan’ın ‘’Şehrazad’ın Düşleri ‘ isimli sergisi bir anlamda  ‘’Binbir Gece Masalları’’na bir övgüdür.

Sanat yolculuğuna başladığı  2004 yılında  Zürih Art Sow’un  en avandard sanatçısı seçilen Aktan,ın  orientalpoart koleksiyonu aynı  Binbir gece masalları gibi dünyayı dolaşırken ,
onun batı dünyasında ‘’doğunun gizemini batıya taşıyan özgün tarzlı  bir renk sanatçısı olarak tanımasını sağlamıştır.

Tüylerin,  taşların,gümüşlerin  dansettiği, hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı ve bazı parçaları Avrupa ve Amerika’da müzelerin  daimi koleksiyonlarına alınmış olan rengarenk eserleri ile Selin Melek Aktan Kent Sanat Galerisinde bizleri mistik bir masal yolculuğuna çıkartıyor..

Kent Sanat Galerisi
Turan Güneş Bulvarı 701.sok., 20/B
Yıldız Çankaya-Ankara tel:532 0540221/ 312 4392022


9 Kasım 2014 Pazar

ANNESİZ BABASIZ ÇOCUKLAR KULÜBÜ - NiSHTiME.COM ::: NİŞANTAŞI'NIN KISAYOLU

ANNESİZ BABASIZ ÇOCUKLAR KULÜBÜ - NiSHTiME.COM ::: NİŞANTAŞI'NIN 

NiSHTiME Yazarı, Ressam Selin Melek Aktan'ın, bir süredir kanser hastalığı ile mücadele eden, annesi Münevver Aktan hayatını kaybetti.


NiSHTiME olarak Münevver Aktan'a Tanrı'dan rahmet, Aktan ailesine başsağlığı diliyoruz.
***** 
Yazılarıma uzun bir süre ara verdiğimi biliyorum. Aylardır sosyal medyada niye aktif olmadığımı soran mesajlar alıyorum. Türkiye’de ve dünyada pek çok şey oldu, yazılarımın yayınlandığı haber sitelerinin yöneticileri "Nerede yazılar?" deyip durdular ama ben hiç bir konuda yazmadım, yazamadım.
  

2014 yılı sizin hayatınıza ne getirdi, ne götürdü bilmiyorum, ama hem kişisel dünyamda hem de ülkemde olup biten karışıklar nedeniyle bu yıl bana pek iyi gelmedi.

Tüm yaşamlarını  çocuklarına vakfetmiş kendileri için hiç bir şey istememiş bir anne babanın kızıyım. Babamı 13 yaşında kaybetmiş ve hayatım boyunca eksikliğini hissetmiştim. Geçen hafta annemi de kaybedince anladım ki, insanın hayatı onlardan önce ve onlardan sonra diye ikiye ayrılıyormuş.

Toplumumuzda adı konulmamış bir anne ve babasızlar kulübü var ve ben de bugünlerde  kendimi doğal kontenjandan o kulübe üye buluverdim.
10 ay önce, hayatı boyunca doktor ve ilaç yüzü görmemiş; her zaman kendine yeten, hasta olduğu güne kadar hep yardımcısız kendi ayaklarının üzerinde sapasağlam duran annemizin yumurtalık kanseri olduğunu öğrendiğimizde ailemize yıldırım düşmüş gibi oldu. Anneciğim  bize yıllarca öğle sağlam bir tablo çizmiş ki, 100 yaşına kadar yaşayacak zannediyoruz, hani herkese bir şey olur ama ona bir şey olmaz.

Hele de ancak son evresinde belirti veren yumurtalık kanseri olabileceği aklımızın ucundan bile geçmezdi. Üstelik de teşhis konulduğunda ameliyat ve kemoterapinin söz konusu olamayacağı bir devredeydi.

Sonrasında doktorlarla yaptığımız görüşmeler neticesinde hastalığını kendisine söylememeye, ömrü yettiğince bu dönemi evlatlarının ilgi ve sevgisiyle kuşatılmış olarak evinde huzur içinde geçirmesine karar verdik.

Annem eskiden beri savaşçıydı, son iki aya kadar iyi olacağı ümidini taşıyarak ve hiç şikayet etmeden, sevgimizle sarıp sarmalanarak yaşadı. Benim içinse bu dönem haftanın birkaç günü İstanbul Bursa arası mekik dokuyarak  ve onun yanında olmaya çalışarak geçti. Hastalığına rağmen annemle yaşamım boyunca hatırlayacağım, bir yığın güzel şeyler paylaştık.

Kış nasıl geçti, ilkbahar ne zaman geldi, yaz gelip geçti mi hiç farkında olmadan Ekim ayı geldi. Yazı, resim, heykel, galeri, besteler falan yaşamımın odak noktasındaki tüm meşguliyetlerim, sanki onlar başka bir hayatın parçasıymış gibi gerilerde kaldı.

Kuşkusuz benim de bu yaşıma kadar herkes gibi zaman zaman üzüntülü sıkıntılı günlerim  olmuştur. Ama şu anda anlıyorum ki dünyada en büyük acı anne kaybıymış.

Eskiden annesi uzun süre hasta yatan arkadaşlarıma baş sağlığı dilerken benim de teselli sözleri olarak, "Neyse ki daha uzun çekmedi" veya "Uzun ve güzel bir hayat yaşadı" falan gibi şeyler söylediğim olmuştur.

Kendi kendime söz verdim, bundan sonra kimseye bir daha asla böyle şeyler söylemeyeceğim. Çünkü içinizde böyle bir  acı yaşanırken bu sözlerin hiçbiri size bir anlam ifade etmiyor, hatta biraz da insanların sizi anlamadığını düşünüp üzülüyorsunuz. En güzel baş sağlığı mesajı sanırım, "Mekanı cennet olsun, Allah da sizlere sabır versin" demek. Çünkü o anda en çok ihtiyacınız olan şey değiştiremeyeceğiniz bir gerçeğe sabretme gücü bulabilmek.

Duygularımı ancak, "içim yanıyor" diye ifade edebiliyorum.

Nereye baksam ondan bir parça görüyorum.

Geceleri kalbinizde taş gibi bir acıyla uyanmak, kalabalıklar içinde bir anda gözyaşlarına boğuluvermek de sanıyorum bu sürecin bir kısmı.

Yıllar önce  anne ve babasını kaybedip, ebeveynsiz kalan yaşı büyük, kendi küçük çocuklar  kulübünün üyesi olan arkadaşlarıma bu acıyla nasıl baş ettiklerini sorduğumda hep aynı sözleri duyuyorum: "O yokluk acısı hiç geçmiyor, özlem hiç bitmiyor, hep bir parçan eksik kalıyor, sadece zamanla içindeki o acıyla yaşamaya alışıyorsun"

Bunları bana daha önce hiç söylememişlerdi. Sanıyorum bu ancak yaşayanların anlayabileceği birşey ve onlarda bu duygularını ancak şimdi benimle paylaşıyorlar. Her biri, anılarını, yaşadıklarını anlatarak bana destek olan tüm arkadaşlarıma buradan teşekkür ediyorum.

"Ben de bir gün bu  acıyla yaşamaya alışabilecek miyim?" hiç bilmiyorum.

Kocaman torunları olan annem, bazen bize "Annemi çok özlüyorum, hiç gözümün önünden gitmiyor" derdi. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Yaşça büyüdüğünüzü bilmek anneniz gidince kendinizi kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gibi hissetmenize engel olamıyor. Erkek veya kadın, herkes kaç yaşında olursa olsun kendi annesinin küçük çocuğu çünkü.

Beni bugünlerde Nişantaşı sokaklarında kendi kendine konuşurken veya gözyaşları yağmura karışmış yürürken görürseniz delirdiğimi düşünüp üzülmeyin olur mu? Öyle büyük bir parçam kopup gitti ki benden.

Annemi kaybettim ben, ağlıyorum işte ne yapayım?

Herkese anneli babalı upuzun bir hayat diliyorum.

Hala onların hiç büyümeyen çocuklarıyken kıymetini bilin,tadını çıkarın  bu günlerin.

Zamanı geri çevirebilseydim, annemin yanına uzanır, elini tutar sonsuza kadar öyle kalırdım.

Sevgiyle...